07.10.2026
Cumhuriyet Halk Partisi Sözcüsü Müslim Sarı:
- “Mehmet Şimşek göreve geleli üç yıldan fazla olmasına rağmen enflasyondaki kazanım sadece 7 puandır; katlandığımız onca fedakarlığa rağmen enflasyonu %30'un hemen altına düşürüp bunu dezenflasyon programı gibi anlatmak Türkiye'ye özgü bir durumdur.”
- “ÜFE rakamlarının TÜFE'den yüksek seyretmesi ve seçim yılı ekonomisi nedeniyle enflasyonun %25'in altına inme ihtimalini seçimden önce mümkün görmüyoruz.”
- “Merkez Bankası brüt rezervlerinin 167 milyar dolara gerilemesi, swap hariç net rezervin 37 milyar dolarda kalması ve 11 milyar doların döviz kurunu tutmak için yakılması Türkiye ekonomisini büyük bir döviz krizi riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır.”
- “Fon skandalı ve yolsuzluğu sadece tasfiye teknikleriyle örtülemez; 11 ay boyunca hiçbir işlem yapmayan SPK, BİST ve Takasbank dahil tüm kurumlar ile bu sürece göz yuman siyasi ayaklar hesap vermelidir.”
- “Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek borsa manipülasyonunu bildiğini söylemesine rağmen önlem almadıysa ya da engellendiyse derhal istifa etmelidir.”
- “Fon Koordinasyon Kurulu toplantısına AKP genel başkan yardımcısı ve grup başkanvekillerinin katılması, devlet yönetimi ile parti siyasetinin iç içe geçtiğinin ve parti devleti tablosunun en net göstergesidir.”
- “Mekke Anlaşması de facto olarak uygulanmakta ancak Anayasa'nın 90. maddesine aykırı şekilde Meclis onayına sunulmamaktadır; bu durum Türkiye'yi bölgesel çatışma risklerinin içine çekmektedir.”
- “Altı günde CHP'li sekiz belediyeye operasyon düzenlenmesi, borsa fon yolsuzluğunun yarattığı toplumsal infiali ve gündemi değiştirmek amacıyla devreye sokulmuş sistematik bir siyasi operasyondur.”
- “Cemil Tugay'ın AKP'ye geçmesi dünyada eşi benzeri olmayan bir ahlaki sorundur; bu süreçte Kemal Kılıçdaroğlu'nun uyarılarına rağmen kendisini büyükşehir belediye başkanı yapan Özgür Özel kamuoyundan ve Kılıçdaroğlu'ndan özür dilemelidir.”
- “Belediye başkanlarının ve meclis üyelerinin transferleriyle halkın iradesi gasp edilmiştir; CHP olarak siyasi hırsızlığa ve yan kesiciliğe karşı derhal erken yerel seçim çağrısında bulunuyoruz.”
- “Siyasi etik yasası olmadan yeni anayasa yapılamaz; siyasetin kirlilikten arınması ve temiz eller döneminin başlaması için revize ettiğimiz siyasi etik yasası teklifimizi Meclis'e sunacağız.”
- “Milyarlarca liralık fon vurgununda belediye başkanları tutuklu yargılanırken Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin şüpheli sıfatıyla 'davet edilmesi' adaletteki çifte standardın en açık kanıtıdır.”
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Sözcüsü Müslim Sarı, Genel Merkez’de düzenlenen Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısının ardından bir basın açıklaması gerçekleştirerek gündemi değerlendirdi. Enflasyon verilerinden borsa ve fon yolsuzluklarına, dış politikadaki Mekke Anlaşması tartışmalarından CHP belediyelerine yönelik operasyonlara ve İzmir'deki siyasi transferlere kadar pek çok kritik başlıkta net mesajlar veren Sarı, iktidarı sert bir dille eleştirerek erken yerel seçim çağrısında bulundu.
CHP Sözcüsü Müslim Sarı'nın basın toplantısında yaptığı açıklamalar şöyle:
ENFLASYONDA 3,5 YILLIK KAZANÇ SADECE 7 PUAN: “DEZENFLASYON PROGRAMI MASALINDAN VAZGEÇİN”
Sevgili basın mensupları, hepinize iyi günler dilerim. Bugünkü MYK toplantımızda yine Türkiye'nin gündemine ve partinin gündemine dair değerlendirmelerde bulunduk, kararlar aldık. Bunların bir kısmını sizlerle paylaşmak üzere huzurlarınızdayım. Yine, alışıldığı üzere ve bizim kendi sistematiğimize uygun bir biçimde, bugünkü MYK toplantımızın özellikle Türkiye'nin gündemine ilişkin konu başlıklarını ve değerlendirmelerimizi öncelikle paylaşayım.
Bildiğiniz üzere, ekonomi bizim her toplantımızın en önemli konularından biri. Genellikle toplantılarımız ekonomiyle başlıyor. Haftalık gündemi değerlendiriyoruz. Önümüzdeki süreci değerlendiriyoruz. Bu haftanın en önemli konusu, hiç kuşku yok ki en önemli konularından biri, enflasyon rakamları. Bildiğiniz üzere, geçtiğimiz günlerde enflasyon yeniden açıklandı, Eylül ayı enflasyonu. Eylül ayında enflasyon aylık bazda 1,84 oldu. Yıllık bazda da 29,7. Dolayısıyla "%30'un altına düştük." diye hükümet çevreleri sevinmeye başladı. İşte, çok uzun bir aradan sonra ilk defa enflasyon %30'un altına düştü. Sanki bir dezenflasyon programı varmış gibi. Oysa gerçek şudur: Mehmet Şimşek göreve geldiğinden bu yana neredeyse üç yıl, hatta üç yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen enflasyondaki kazanım sadece 7 puandır. Yani, 7 puan için, bunu her basın toplantısında söylüyorum, özellikle yer etsin diye, üç buçuk yıllık bir çabanın sonucunda, katlandığımız bütün maliyetlere ve fedakarlıklara rağmen enflasyonu %30'un bir puan altına, hatta bir puan bile değil, 0,3 puan altına düşürmüş olmak ve bu üç buçuk yılda yedi puanlık bir kazancı, enflasyon kazancını bir dezenflasyon programı gibi anlatmak herhâlde Türkiye'ye özgü bir durumdur. Dünyanın başka hiçbir yerinde olmaz, olamaz. Gerçek, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki enflasyonun dünyanın en yüksek enflasyonlarından biri olduğudur. Hatta savaşın içinde bulunan ülkelerle bile karşılaştırdığımız zaman Türkiye'nin enflasyonunun çok yüksek olmasıdır. Her ne kadar Sayın Şimşek, "Ya, bu savaş olmasaydı aslında yedi puan daha enflasyonu düşürmüş olacaktık." diyor idiyse de gerçekte savaşın içinde bulunan ülkelerle bile karşılaştırdığımız zaman Türkiye'de bir dezenflasyon programının olduğunu iddia etmek şu rakamlara göre imkânsız.
ÜFE VE TÜFE MAKASI AÇILIYOR: “SEÇİMDEN ÖNCE ENFLASYONUN %25'İN ALTINA İNMESİ MÜMKÜN DEĞİL”
Bir şey daha söyleyelim. Bu genellikle tartışmalardan kaçıyor. Bir de ÜFE rakamları var, üretici fiyat endeksleri. ÜFE rakamları bir dönem sonraki enflasyonu gösterir bize. Çünkü üreticilerin maliyetleri arttıkça üreticiler bunları fiyatlara yansıtacaktır. Bir müddet sonra fiyatlar genel seviyesini artıracaktır. ÜFE rakamı TÜFE rakamından yüksek, 2,07. Aslında uzun vadede baktığımız zaman Türkiye'de enflasyonun %25'in altına inme ihtimalini seçimden önce mümkün görmüyorum. Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi bunu böyle değerlendiriyor.
2027 ENFLASYON HEDEFİ ŞİMDİDEN BOŞA DÜŞTÜ
Şimdi, %21 enflasyon hedefi -artık 2026 yılını geçtik, 2027 için bir değerlendirme yaptığımızda- %21’lik 2027 sonu enflasyon hedefi daha bugünden boşa düşmüştür Eylül rakamlarını görünce. Çünkü önümüzde birtakım riskler var. Bu riskleri iyi değerlendirmek lazım, görmek lazım. Örneğin, bunlardan birisi jeopolitik riskler. Türkiye'de petrol fiyatlarının, doğal gazın, benzin ve mazot fiyatlarının bu jeopolitik risklerle aşağıya doğru düşmesi ve orta vadeli planda belirtilen rakamlara ulaşmış olması bugünkü konjonktürde mümkün görünmüyor. Dolayısıyla jeopolitik riskler enflasyon rakamlarının tutmasını, enflasyon hedeflerine ulaşmayı imkânsız kılıyor.
FAİZ İNDİRİMİ VE BÜYÜME BEKLENTİLERİ: “ENFLASYONUN DÜŞECEĞİNİ BEKLEMEK BİR SAFLIKTIR”
Bir başka önemli konu, büyüme beklentisi ve faiz indirimi. Bildiğiniz üzere Merkez Bankası faiz indirmeye hazırlanıyor. %37 olan Merkez Bankası faizinin yıl sonuna kadar iki puan, iki toplantıda %35'e, daha sonra da kademeli bir biçimde 2027 yılında daha alt seviyelere doğru indirilmesi planlanıyor. Merkez Bankası'nın bakış açısı biraz bu. Faizin indiği yerde, yurt içi talebin canlandığı yerde, bir seçim ekonomisi uyguladığımız yerde enflasyonun aşağıya doğru ineceği beklentisi bir safdilliktir, buna inanmak bir saflıktır. Dolayısıyla enflasyon beklentilerine de bu yansımaktadır, yansımıştır. Hem hane halkının enflasyon beklentileri hem de reel sektörün enflasyon beklentilerine baktığımızda, hiç kimse bu %21 hedefe inanmıyor. Bence Merkez Bankası da bu %21 hedefe, tahmine inanmıyor. Dolayısıyla önümüzdeki yıl seçim yılıdır. Seçim yılının olduğu bir yerde enflasyonun aşağı düşeceğini beklemek bir hayaldir. Enflasyon yüksek kalmaya devam edecektir. Türkiye'deki ücretlerin bir an önce bu beklenti enflasyonuna göre değil, gerçeklerle, piyasa gerçekleriyle uyumlu hâle getirilmesi, buna uygun zamların düzenlenmesi son derece önemlidir.
DÖVİZ AÇIĞI VE REZERV TEHLİKESİ: “TÜRKİYE EKONOMİSİ BÜYÜK BİR RİSKE DOĞRU GİDİYOR”
Şimdi, bir başka önemli konu daha var. O da Merkez Bankası rezervleri ve Türkiye ekonomisinin döviz açığı. Biz bunu aslında daha önceki toplantılarda da burada dile getirmiştik. Ancak bu giderek daha önemli bir problem hâline gelmeye başlıyor. Biz buradan hükümeti uyarıyoruz. Şimdi, Türkiye ekonomisinin ciddi bir döviz açığı kriziyle karşı karşıya kalma ihtimali var. Ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum: Cari işlemleriniz açılıyor, 50 milyar doların üzerine çıkacak. Yani, siz cari işlemler açığınızı finanse edebilmek için 50 milyar dolar kaynak bulmalısınız. Ülkenizin Merkez Bankası döviz basmayacağına göre bunu bir yerden bulmalısınız. Reel sektör döviz pozisyon açığı da 210 milyar dolara ulaşmış. Dolayısıyla döviz pozisyonu açığı oldukça dış borç servislerinin de giderek zorlanacağını görüyoruz. Hem dış borç ödemelerinin zamanı gelecek hem cari işlemler açığını finanse etmek için dövize ihtiyacınız olacak. Üstelik uluslararası piyasalarda merkez bankalarının faiz yükselttiği bir patikayla karşı karşıyasınız. Hem Amerikan Merkez Bankası hem Avrupa hem Japon Merkez Bankası hem İngiltere Merkez Bankası bu enflasyonist ortamda faizi yüksek tutacak. Bu ne demek? Borçlanma maliyetleriniz artacak, giderek ödünç verilebilir fonlara daha zor ulaşacaksınız demek. Böyle bir zeminde ve böyle bir konjonktürde bu döviz pozisyon açığınızı ve ihtiyaç duyduğunuz döviz finansmanını sağlayabilmek için büyük bir riskle karşı karşıyasınız. Türkiye ekonomisi böyle bir büyük riske doğru gidiyor. Buradan uyarmak istiyoruz yeniden hükümeti. Bir an önce bu konularda önlem alınması gerekir.
MERKEZ BANKASI REZERVLERİ VE 11 MİLYAR DOLARLIK DÖVİZ SATIŞI
Şimdi dönüp bakıyoruz, bu döviz pozisyon açığı ve döviz ihtiyacınızı nereden karşılayacaksınız diye. Uluslararası piyasalardan döviz edinmek zor olduğuna göre kendi kaynaklarımıza bakalım. Kaynaklarımızda ne oluyor diye baktığımız zaman Merkez Bankası döviz rezervlerinin de hızla azalmakta olduğunu görüyoruz. Merkez Bankası rezervleri 167 milyar dolara kadar brüt olarak gerilemiş durumdadır. Nette baktığımız zaman bu 53 milyar dolardır. Swap hariç baktığımız zaman 37 milyar dolardır. Yani, Türkiye ekonomisi ihtiyaç duyduğu finansmanın çok çok az kısmını karşılayabilecek bir döviz pozisyonuna sahiptir, bir döviz rezervine sahiptir. Bu, Türkiye ekonomisini çok riskli yapıyor. Hele ki bugünlerde tartıştığımız bu fon skandalından ve fon yolsuzluğundan sonra bu daha önemli hâle geldi. Neden? Çünkü insanlar fonlardan çıkmaya başladı. Fonlardan çıktıkça nakde döndü. Ama bu nakitlerini bir yere yönlendirmeleri gerekiyor. Bu nakitlerini eğer dövize yönlendirirlerse o zaman Merkez Bankası döviz kurunu belirli bir seviyede tutmak zorunda kalacağı için döviz satmak zorunda kalacak ve bu rezervler daha da azalmak zorunda kalacak. Zaten biz bunu 16 Eylül'den beri görüyoruz. 16 Eylül tarihinden bu yana Merkez Bankası 11 milyar dolar sattı. Yani, piyasa tabiriyle 11 milyar dolarını yaktı. Neden? Programa uygun döviz seviyesini tutturabilmek için. Dolayısıyla bu aslında fon skandalının, fon yolsuzluğunun bir başka görüntüsüdür. Hesaba kitaba yansımayan bir başka görüntüsüdür. Siz dolaylı yollardan dövizi tutturabilmek için, döviz seviyesini programa uygun biçimde, o patikaya uygun biçimde tutturabilmek için Merkez Bankası döviz rezervlerini satmak zorunda kalıyorsunuz. Bizim ekonomimiz için son derece sıkıntılı bir dönem. Dolayısıyla zor bir döneme giriyoruz. Bütçe açıklarının arttığı, dövize olan ihtiyacının arttığı, yani ikiz açıkla karşı karşıya kaldığınız bir yerde bir fon skandalıyla, bir fon yolsuzluğuyla karşı karşıyasınız.
FON SKANDALI VE TASFİYE SÜRECİ: “SORUMLULAR NEDEN GİZLENİYOR?”
Şimdi, malumunuz olduğu üzere bu konu son bir ayın, özellikle eylül ayının başından beri, eylül ayının ortalarından itibaren çok yakıcı biçimde tartıştığımız bir konu. Bu konuyla ilgili bizim hem Sayın Genel Başkanımızın hem grup başkanımızın hem de bizim defalarca yapmış olduğumuz uyarılar, konunun farklı boyutlarına bakış açılarımızı yansıttığımız konuşmalar, bununla ilgili öneriler, madde madde, bunlarla ilgili öneriler, önce Sayın Genel Başkanın yedi madde, sonra en son grup konuşmasındaki dört maddedeki önerilerin hepsini kamuoyuyla paylaşmış bulunuyoruz. Ancak gelmiş olduğumuz noktada hâlâ meselenin tam olarak kavranmadığını görüyoruz. Bu meseleyi bu fonların tasfiyesi üzerinden yöneten, tasfiyesi üzerinden ele alan, tasfiyesiyle ilgili yol haritaları oluşturmaya çalışan ve manipülasyon yaptığı iddia edilen kişiler üzerine adli süreçleri başlatarak götürmeye çalışan bir yönetim var karşımızda. Bu yönetim sorunu çok boyutlu olarak görmek istemiyor. Aslında meselenin çok boyutlu olduğunun farkında fakat başka sorumlulara bu meseleyi götürmek istemiyor. Şimdi, en son Koordinasyon Kurulunun yapmış olduğu çalışmada da; işte 1 milyon kişinin altında şu kadar insan var., bunların ödemelerini hemen hemen yapacağız, ondan sonra 1 milyon üzerinde gelir olan, büyüklüğü olan, fon büyüklüğü olan, yatırım yapmış olanları da peyderpey yapacağız, işte anapara ve enflasyon farkını vereceğiz ama buradan elde edilen gelirleri vermeyeceğiz ya da herhangi bir kamu kaynağı kullanmayacağız biçimindeki açıklamalarını, fonların tasfiyesine ilişkin teknik ayrıntıları görüyoruz. Peki, iyi de buradaki bunları bize yaşatanların sorumlularıyla ilgili neden bir yol haritası açıklamıyorsunuz? Yani, bu konu sadece bu fonların tasfiyesiyle ilgili teknik ayrıntılar üzerinden mi gidecek ya da sadece manipülasyon yaptığı iddia edilen, şu anda kovuşturmaya tabi tutulan kişiler üzerinden mi gidecek? Yoksa meselenin gerçekte saklanan, üstü örtülen ki belediyelerimize yapılan operasyonların da bir anlamı var bu konuyla ilgili, birazdan ona değineceğim ama meselenin iki tane boyutunu ıskalıyorsunuz, yok sayıyorsunuz. Bunlardan birincisi, bu meseleyi bu noktaya gelene kadar uyuyan, yok sayan, ihmal eden kurumlarla ilgili bir değerlendirme yapmayacak mısınız? Yani, bu mesele sadece bu fonların tasfiyesinin nasıl olacağına ilişkin teknik ayrıntılar üzerinden mi götürülecek? 11 ay boyunca hiçbir işlem yapmayan Sermaye Piyasası Kurulu'na herhangi bir sorumluluk yüklemiyor muyuz? Ya da yetkili kurullara, sadece Sermaye Piyasası Kurulu bakımından söylemiyorum, sürecin içinde bulunan Takasbank'tan tutun BİST'e kadar, yani İstanbul Borsası'na kadar bütün bu kurumların içinde olduğu ve topyekûn bir çürümüşlükle karşı karşıya olduğumuz bir skandalla karşı karşıyayız. Şimdi, bununla ilgili bir iş ve işlem yapmayacak mıyız? Bunları yok mu sayacağız? Bu kurumlarda sorumlu olan kurum başkanları istifa etmeyi düşünmüyor mu? Ya da bunları görevden almaya ilişkin bir düşünceniz, bir yol haritanız yok mu? Henüz bunların olmadığını görüyoruz burada. Dolayısıyla bu mesele yok sayılıyor. Bu meselenin üstü örtülüyor.
MEHMET ŞİMŞEK'E ÇAĞRI: “YA İSTİFA EDİN YA DA ENGELLEYENLERİ AÇIKLAYIN”
İkinci boyutu, bu kurumların işlerini yapmalarını engelleyen, arkada bulunan ve siyasi olan ya da siyasi olmayan birtakım yapılar var. Bu yapılarla ilgili bir işlem yapmayı düşünmüyor muyuz? Yani, Mehmet Şimşek'in "Ben burada manipülasyon yapıldığını görüyorum." dediği, çeşitli açıklamalarda bunu dile getirdiği, hatta "Ya, ben bunu biliyorum ama bir şey yapamıyorum. En azından yurt dışında yabancı yatırımcılar bu işe el atsınlar, o zaman bunları dinlerler." dediği bir ortamda şunları sormamız gerekmiyor mu? Buradaki siyasi motivasyon nedir? Bu manipülasyonlara göz yuman kurumlara "İşlerinizi yapmayın ya da bunlara göz yumun" diyen bir siyasi motivasyon var mı burada? Burada bir siyasi ayak var mı? Mehmet Şimşek'i engelleyen ne? Bir defa Mehmet Şimşek'in her şeyden önce çıkıp bu konuya açıklık getirmesi lazım. Bir aydır konuşuluyor bu konu. Ben buradan çağrı yapmak istiyorum. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, defalarca kendisinin ne kadar dürüst olduğunu da söylemiş biri olarak, yine aynı şekilde Sayın Genel Başkanımız da bu konuyu defalarca dile getirdi, böyle olduğunu düşündüğüm kişiyle ilgili soruyorum. Bu konuyla ilgili bir açıklama yapmayı düşünmüyor mu? İki seçeneği var: "Evet, ben bunları gördüm, uyardım, talimat verdim ama benim sözüm yerine getirilmedi." Böyle bir durumda Mehmet Şimşek'in istifa etmesi gerekir bir bakan olarak. İkinci seçenek: "Ben bunları gördüm ama ses çıkartmadım." O zaman da istifa etmesi gerekir. Birinci seçenekte ise bu iş ve işlemleri yapılmasını engelleyenlerin kimler olduğunu açıklaması gerekir. Dolayısıyla hiç kimse sorumluluktan kaçamaz. Sayın Cumhurbaşkanı yapmış olduğu konuşmalarda "Gereğini yerine getireceğim. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın." gibi hamasi lafları bir tarafa bırakmalıdır. Burada bu işi çok boyutlu olarak ele alıp; sadece manipülasyon yaptığını iddia ettiği kişiler üzerinden değil, buna göz yuman, yok sayan, üstünü örten kurumların ve kurumları bu şekilde teşvik eden ve motive eden yapıların, mekanizmaların siyasi ayakların da hesap vermesi gerekir. Bu olursa eğer halkın vicdanı rahatlar, hepimizin vicdanı rahatlar. Bu olmazsa bu işi birilerine havale edip üç beş tane fon yöneticisini tutuklayıp, mal varlıklarına el koyup, göstermelik birtakım kovuşturmalar yaparak birtakım insanlar üzerine çıkıp birtakım gündem açıklamaları ve algı mekanizması üretim süreçleriyle bu meseleyi halletmek mümkün değildir. Mesele çok boyutludur, boyutlanıyor, daha da derinleşecek. Biz bu meselenin iktisadi etkilerini göreceğiz. Rakamlara yansıyandan çok daha büyük rakamlarla karşı karşıya kalacak Türkiye ekonomisi önümüzdeki dönem. Bunların hepsini yaşayacağız. Bu konuyu takip ediyoruz. Bu konuyu çok yakından izliyoruz.
“KOVUŞTURMALARIN MUTLAKA VE MUTLAKA ÖRGÜTLÜ SUÇLAR KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ GEREKİR”
Fon Koordinasyon Kurulu toplantısında, bildiğiniz üzere böyle bir koordinasyon kurulu kuruldu, bir toplantı yapıldı ve bu meseleyle ilgili teknik ayrıntıların konuşulduğu, tartışıldığı, yol haritalarının üretilmeye çalıştığı yerde bir bakıyoruz ki; AKP'nin bir genel başkan yardımcısı ve iki tane de grup başkan vekili toplantıda. Hayırdır? Bu siyasi bir toplantı mı? Bu, süreci yönetecek teknik birimlerin bir araya geldiği, kurum yöneticilerinin bir araya geldiği, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında, bu anlaşılabilir çünkü yürütmeyi temsil ediyor, AKP'nin grup başkan vekilinin, grup başkan vekillerinin ya da genel başkan yardımcısının burada ne işi var? Biz parti devleti miyiz? Dolayısıyla bu bile meseleyi tam olarak hükümetin anlamadığını ya da anlamak istemediğinin en önemli göstergelerinden biri. Buradaki kovuşturmaların yine Sayın Genel Başkanımızın ifade ettiği gibi mutlaka ve mutlaka örgütlü suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Bunu münferit suçlar olarak değerlendirirsek, sıradan suçlar gibi ele alırsak; bu arkadaşlarımızın, bu sürecin içinde bulunanların, bu yolsuzluk yapanların çok az cezalarla cezalandırılması süreciyle karşı karşıya kalacağız. Bunu kabul edemeyiz. Burada organize bir durum var. İçinde kamu kurumlarının da olduğu, siyasetçilerin de olduğu, fiili olarak o operasyonları yapanın da olduğu bir düzenek var, bir organizasyon var, bu iş organize bir iş. Dolayısıyla bu örgütlü bir iştir ve bu cezalandırmaların, kovuşturmaların ve hukuki süreçlerinin de mutlaka ve mutlaka örgütlü suçlar içinde değerlendirilmesi gerekir. Biz bu konunun bu yönde değerlendirilebilmesi için süreç olgunlaştığında, bir soruşturma aşamasına geldiğinde gerekli uyarılarımızı, gerekli değerlendirmelerimizi yapacağız.
MEKKE ANLAŞMASI VE DIŞ POLİTİKADAKİ RİSKLER: “ANAYASA'YA AYKIRI SÜREÇ YÜRÜTÜLÜYOR”
Şimdi bunun dışında, sevgili basın mensupları, yine bizim çevremizde her hafta değerlendirdiğimiz üzere Türkiye Cumhuriyeti'nin çevresinde ve bulunduğu coğrafyada ortaya çıkabilecek riskleri, çıkmakta olan riskleri, dış politikada almamız gereken konumla ilgili sorumlu muhalefet çerçevesi içinde kendi MYK'mızda bazı değerlendirmeler yapıyoruz. Bunları zaman zaman sizlerle de paylaşıyoruz. Bugün üzerinde en çok durduğumuz konu Mekke Anlaşması oldu. Mekke İttifakı ya da Mekke Anlaşması, bunu çeşitli şekillerde ifade edebiliriz. Bu anlaşma kapsamındaki gelişmeler bizim MYK'mızın önemli gündem maddelerinden biri oldu. Hatırlarsanız bu anlaşma ilk gündeme geldiğinde biz Türkiye Cumhuriyeti'nin hem savunma sanayisinin hem buradaki boşluğun, yani özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin çekilmekte olduğu bir zamanda ve zeminde burada ortaya çıkabilecek jeopolitik boşluğun Türkiye Cumhuriyeti lehine doldurulabilmesi için gerekli olan ittifakların doğru kurulduğu sürece yanında olduğumuzu belirtmiştik. Mekke Anlaşması'yla ilgili de birtakım risklerinin olduğunu belirterek bu anlaşmayı genel olarak olumlu bulmuştuk. Nitekim süreç ilerliyor ancak süreç sakat ilerliyor. İşin sakatlığı nerede? İşin sakatlığı Anayasa'nın 90'ıncı maddesinde belirtildiği gibi her uluslararası anlaşmanın mutlaka ve mutlaka Meclis onayına tabi olduğu ve Meclis’e getirilmesi gerekirken, Meclis’ten onay alınması gerekirken bunun yapılmamış olmasıdır. Şimdi bakın, 5 Ekim tarihinde bu anlaşmanın en önemli karar organı olan, anlaşma metninde yer alan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısı yapılıyor, bu toplantıda Dışişleri Bakanları, Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanları her üç ülkenin de, yani Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye'nin bir araya geliyorlar. Bir bildiri yayınlıyorlar. Bir sekreterya kuruluyor Mekke'de. Bir Genelkurmay Başkanı, yani daha doğrusu genel sekreter, Pakistan'ın emekli bir generali üç yıllığına bir genel sekreter olarak atanıyor. Bu NATO'ya benzer ittifak anlaşmasındaki bu birlikte hareket etme maddesinin teknik ayrıntılarının neler olunabileceğine ilişkin teknik çalışmalar yapılıyor. Suudi Arabistan'a Husi saldırıları sebebiyle birtakım güvenlik garantileri veriliyor. Bunlarla ilgili bir süreç işliyor. Yani, de facto olarak, fiili olarak bu anlaşma aslında yürürlükte gibi davranılıyor, de facto olarak ilerleniyor anlaşmada. Ama biz bu anlaşmanın ne olduğunu, teknik ayrıntıların neler olduğunu parlamentonun onayına getirileceği zaman ancak anlayabilecek, tartışabilecekken parlamentonun onayına ve bilgisine sunulmuyor. Bu çok açık bir biçimde anayasaya aykırıdır. Şu anda yürüttüğümüz süreçler anayasaya aykırılık süreçleridir, aykırı biçimde yürütülmektedir. Biz bu anlaşmanın bir an önce Meclis gündemine getirilmesi, parlamentonun onayına sunulmasını istiyoruz, bekliyoruz. Dışişleri Bakanından da bu konuyla ilgili bilgilendirme yapılmasını, gruplara, parlamentoya bilgilendirmeler yapılmasını istiyoruz. Çünkü bu anlaşma kapsamında bir risk Türkiye Cumhuriyeti'ne yaklaşmaktadır ve büyüyerek yaklaşmaktadır. Bakın, çok sıcak çatışmalar oluyor bölgede. Yani Husilerle Suudi Arabistan kuvvetleri arasında gerilimler, çatışmalar, özellikle Husilerin bu bölgede ilerlemesi, Babülmendep Boğazı'nı kapatması, oradaki adaları ele geçirmesi, Kızıldeniz'in geçiş hattı üzerinde güç kazanması... Bütün bu bölgede bir çatışma riski var ve Mekke ve Medine'yle ilgili hassasiyetleri, Türkiye'nin hassasiyetleri bu konuyu en üst seviyede dile getirdi. Her ne kadar Husiler bunu yalanlamış olsalar da Suudi Arabistan'ın yanında olduğumuzu, Yemen'in toprak bütünlüğünün yanında olduğumuzu dile getirdik. Yani, bölgede özellikle İran, ABD, İsrail çatışmasından sonra ikinci bir çatışma alanı var ve çatışmanın en önemli unsurlarından biri olan bir ülke, Suudi Arabistan'la biz bir ittifak ilişkisi içine giriyoruz ve bu risk her geçen gün artıyor. Bu sorumluluğu, Türkiye'nin sorumluluğu giderek büyüyerek artıyor. Ancak bu süreç de facto yürütülüyor, de jure yürütülmüyor. Yani, Anayasa'nın 90'ıncı maddesine uygun bir biçimde parlamentonun onayına sunulmadan fiili biçimde yürütülüyor. Bunu bizim kabul etmemiz mümkün değildir. Biz bir an önce bu büyüyen risklerimizi, ki daha önceki toplantılarımızda bu risklerimizi dile getirmiştik, bu büyüyen risklerimiz karşısında ortaya çıkabilecek bir oldubittiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin bırakılmaması gerektiğini, bu riskleri özel bir önemle takip ettiğimizi ancak mutlaka hukuka uygun biçimde yürütülmesi gerektiğini savunuyoruz. Bu konu yine etraflı biçimde MYK'mızın gündemindeydi.
OKULLARDAKİ ARTAN ŞİDDET VE GÜVENLİK SORUNU
Yine, sayın basın mensupları, bildiğiniz üzere okullardaki şiddet bizim yine önem verdiğimiz, önemsediğimiz konulardan biri. Okullar açılalı daha bir ay olmadan son üç haftada beşinci olay. Hepinizin bildiği gibi Başakşehir'de bir öğrencimiz de öldürüldü; yakınlarına başsağlığı, kendisine de rahmet diliyorum. Ancak bu konunun bir türlü layık olduğu şekilde ele alınmadığını da görüyoruz. Yani, okullardaki güvenlik sorunu henüz Cumhur İttifakı'nın gündeminde değil. Gündeminde olsa bile bu konuda somut gelişmeler görmüyoruz. Bu konuda bir an önce adım atılması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun takipçisiyiz. Sadece güvenlik tedbirleriyle de değil, güvenlik sadece güvenlik tedbirleriyle sağlanmaz, güvenlik aslında güvenlik tedbirleri aslında bir sonuçtur ama o sürece giden sosyal sorunlar, psikolojik sorunlar, bunların da kapsamlı biçimde ele alınmasının gerekli olduğuna inanıyoruz.
CHP BELEDİYELERİNE OPERASYONLAR: “FON VURGUNUNUN ÜSTÜ ÖRTÜLMEYE ÇALIŞILIYOR”
Şimdi, bunun dışında yine MYK'mızın önemli gündemlerinden biri, hiç kuşku yoktur ki Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerine yönelik operasyonlar bizim önemli gündem maddemiz oldu. Şimdi, sayın basın mensupları, altı günde tek tek sayacak olursak, Perşembe günü Mersin Büyükşehir, Yenişehir ve Mezitli Belediyeleri, Mersin'de. Cuma günü İstanbul'da Eyüp Sultan Belediyesi. Cumartesi günü yine İstanbul'da Ataşehir Belediyesi. Salı günü Bayraklı Belediyesi, operasyon ama önceki dönem yönetimleriyle ilgili. O gün de Esenyurt ve Çeşme. Yani, altı günde sekiz tane belediyeye operasyon düzenlendi. Bu belediyelerin hepsi Cumhuriyet Halk Partili belediyeler. Dolayısıyla hep sorguladığımız konu şu: Biz hiç kimse yargılanmasın, hiçbir belediyeye operasyon yapılmasın, birtakım insanlar burada imtiyazlı olsun, muaf olsun demiyoruz. Ama şunu da soruyoruz: Bu operasyonlar sadece ve sadece muhalefet belediyelerine ve özel olarak da Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerine mi? Yani, yolsuzluklar sadece Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerinde mi var? Neden MHP'li bir belediyede ya da AKP'li bir belediyede operasyon yapılmıyor, gerçekleşmiyor? Şimdi, bakın, altı günde sekiz belediye. Bu dosyaların bir kısmı önceden hazırlanmış ama aynı güne getirilmiş dosyalar. Mesela, Mersin. Mersin'de üç tane belediye, büyükşehir dahil operasyon yapılıyor aynı günde, aynı saatte ve bu üç dosyanın birbiriyle hiç alakası yok, ilgisi yok. Yani, birini başka gün, birini başka gün yapabilecekken sanıklar aynı değil, işlemler aynı değil, konu aynı değil; hiçbir biçimde birbiriyle ilgili olmayan üç tane dosyayı aynı gün yapıyorsunuz. Neden? Neden üç tane belediyeyi aynı gün yapıp altı günde sekiz tane belediyeye, hep CHP'li belediyelere operasyon yapıyorsunuz? Bunun bir tek açıklaması var. Biraz önce anlattığımız bu fon skandalının, bu fon yolsuzluğunun yarattığı infiali gündem değiştirerek çarpıtmak, küçültmek, üstünü örtmek. Çünkü kamuoyu bu fon yolsuzluğunu tartışıyor ve bu iş derinleşerek gidiyor ve bu iş başka boyutlara doğru gidiyor. Başka boyutlar kazanarak gidiyor. AKP bunların tartışılmasını istemiyor. Dolayısıyla önceden hazırlanmış olan bütün dosyaların ardı ardına operasyona konu edildiğini görüyoruz. Biz ilke olarak tutuksuz yargılamaların esas olması gerektiğini defalarca söyledik, söylüyoruz. Bugün de aynı yerdeyiz. Dosyaların içeriğini bilme şansımız yok. Burada bir suç işlendiğini önceden ya da hiç işlenmediğini söyleme şansımız da yok. Ama en azından şunu söyleme şansımız var: Seçilmiş belediye başkanlarının; kaçma şüphesi olmayan, yani hukukta tanımlandığı gibi kaçma şüphesi olmayan, yeri yurdu belli olan, delil karartma ihtimali olmayan belediye başkanlarının tutukluluğu esas yapan, yapacak bir yöntemle tutuklu biçimde yargılanıyor olmalarını, onları itibarsızlaştıran bir siyasi operasyon olarak değerlendiriyoruz. Bu davaların bir kısmını, daha doğrusu bu operasyonların bir kısmını ben yerinde izledim bu hafta sonu, bu hafta sonu, bu hafta sonundan önce. İfadeleri okuduk, söylenenleri, iddiaları okuduk. Bunların hiçbirisi belediye başkanlarını tutuklayarak yargılayabileceğiniz isnatlar değil, hiçbirisi. Dolayısıyla adli önlemleri hukuku eşit tartacak bir şekilde, tıpkı fonla ilgili tartışmalarda olduğu gibi en azından seçilmiş belediye başkanları için de uygulama şansınız olabilirdi. Bunun böyle, bu şekilde yapılıyor olmasını açık biçimde hukuka aykırı, anayasaya aykırı, insanlığa aykırı, insan haklarına aykırı bir uygulama olarak değerlendiriyoruz. Dolayısıyla tutuksuz yargılanma... Biz başta söylediğim gibi kimsenin kimse için bir imtiyaz talep etmiyoruz, herkes yargılanabilir elbette ancak hukuka uygun biçimde yargılanabildiği, objektif kurallara göre sürecin işlediği bir yargılama istiyoruz. Dolayısıyla bu belediye başkanlarımızın, Cumhuriyet Halk Partisi belediye başkanlarımıza dönük bu operasyonların çok sistematik biçimde, çok hızlı biçimde, sistematik biçimde ve toplu biçimde yoğunlaşmasının sebebinin de fonla ilgili yolsuzlukların gizlenmesi, üstünün örtülmesiyle çok yakından ilişkili olduğunu değerlendiriyoruz.
CEMİL TUGAY'IN AKP'YE GEÇİŞİ: “DÜNYADA EŞİ BENZERİ OLMAYAN BİR AHLAKİ SORUN”
Şimdi, bugün tabii konuştuğumuz konulardan biri de hiç kuşku yok ki İzmir vakası. Cemil Tugay, Cemil Tugay etrafında dönen değerlendirmeler, Cemil Tugay'ın AKP'ye katılması, bununla ilgili ortaya çıkan infial. Bir yandan sevinç gösterileri AKP cenahında, öbür taraftan Cumhuriyet Halk Partisi tabanında ve genel olarak muhalefet tabanında hayal kırıklığı, umutsuzluk, üzüntü... Bu duyguların hepsini bir arada yaşadığımız bir gün oldu. Aslında bu birkaç gündür kendini gösteren ama bugün artık Cemil Tugay'ın rozet takmasıyla zirve yapan bir duygu durumu oluştu toplumda. Şimdi, öncelikle şunu söylemek gerekir: Bir partiden seçilmiş bir belediye başkanının, hele ki muhalefet partisinden seçilmiş bir belediye başkanının başka bir partiye geçişi, hele ki siyasal mücadelesinin tamamında onun karşıtlığı üzerine kurulmuş iktidar partisine geçiyor olması, bir defa dünyada eşi benzeri olmayan ya da çok az olan ve hiçbir biçimde savunulamayacak bir durumdur bu, belediye başkanı bakımından. Bu bir ahlaki sorundur. Etik diyerek konuyu yumuşatmak istemiyorum. Ahlak daha farklı boyutları olan bir şey, biliyorsunuz. Bu bir ahlaki sorundur. Bunu sadece bir siyasi sorun gibi de görmemek ve değerlendirmemek lazım. Bu bir ahlaki meseledir her şeyden önce bu, belediye başkanının kişiliğinde... Ama bu şekilde 50'ye yakın belediye başkanının AKP'ye geçtiğini, 300'ün üzerinde belediye meclis üyesinin yine AKP'ye geçtiğini bu süreçte yaşadık. Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde hiç olmamış bir durumdur bu. Dünya tarihinde de bence çok ender olmuş bir durumdur. Bütün dünya siyasal tarihini bilmiyorum ama böyle bir uygulamanın, böyle bir kampanyanın, son iki yılda yaşadıklarımızın dünya siyasal tarihinde de yeri olduğunu pek düşünmüyoruz.
SAYIN ÖZGÜR ÖZEL'E KATILIYORUM: "PARTİSİNİ SATMAYANLAR KARDEŞİMDİR; SATIP GİDENLER HAİNDİR, HAİN OĞLU HAİNDİR"
Ancak tabii meselenin bir başka boyutu var ki her seferinde benim tartıştığım, partimizin tartıştığı, konuyu gündeme getirdiği ancak bazı kesimler tarafından bir türlü anlaşılmayan, anlaşılmak istenmeyen, konuşulmak istenmeyen bir başka boyutu daha var. Aslında bu boyutu bugünkü tartışmalarla bir kere daha gündemimize geldi bu mesele. Cemil Tugay'ın, yani bu Cemil Tugay özelinde Cumhuriyet Halk Partisi'nden seçilmiş bu belediye başkanlarının, belediye meclis üyelerinin kendilerinin geçişine ek olarak bunlara referans olanların, bunları aday yapanların, bunlarla ilgili savunucu pozisyona geçenlerin hiçbir günahının ve kabahatinin olmaması meselesi. Şimdi, bakın, bunun da bir siyasi ahlakla çok yakından ilişkisi var. Cemil Tugay nasıl geçerken ahlaksızca bir geçişi onaylamışsa, bir siyasi ahlaksızlık yapmışsa, esasen bu arkadaşlarımızın Cumhuriyet Halk Partisi listelerinden adaylaştırılmasında sorumluluğunu almayan, bununla ilgili özeleştiri yapılmamasının da bir siyasi ahlaksızlık olduğunu değerlendiriyorum. Bu yetmiyormuş gibi bunun üzerine pişkin pişkin açıklamalar yapılıyor. Şimdi, bakın arkadaşlar, Cemil Tugay meselesi şudur. Buradaki bazı bilgileri ilk defa vereceğim, kamuoyuyla ilk defa paylaşacağım. Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu, 2024 seçimlerinden önce, kurultaydan sonra devir teslim töreni esnasında, yani törenle kendi koltuğunu Özgür Özel'e bıraktığı törenden bahsediyorum, bu tören esnasında özel bir görüşme yapılıyor. Bu özel görüşmede Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu, Cemil Tugay'la ilgili bazı değerlendirmelerde bulunuyor ve diyor ki "Cemil Tugay'ı bir daha aday göstermeyiniz, Sayın Genel Başkan." diyor. "Çünkü bu Cemil Tugay Karşıyaka Belediyesi'nde Cengiz İnşaat'la işbirliği yapıyor, iş tutuyor. Bırakınız Karşıyaka Belediye Başkanlığını, bir belediye başkanlığı yapabilecek çapta, potansiyelde ve ahlaki duruma sahip olmayan biridir. Dolayısıyla bunu aday yapmayınız." Bu konuyla ilgili uyarılarda bulunuyor. Sayın Özgür Özel ise iki kişi arasında geçen bu konuyu konunun muhataplarıyla paylaşıyor. Paylaştığı kişilerden biri Sayın Belediye Başkanı Cemil Tugay. Onu bırakınız aday yapmamayı, yani Karşıyaka Belediyesi'nde bir daha aday yapmamayı, kendisini büyükşehir belediye başkanı adayı yapıyor. Yani Sayın Genel Başkanımızın uyarılarına rağmen ve böyle bir konu ve böyle bir toplantı yapılmış olmasına rağmen kendisi bu uyarıları yok sayarak Cemil Tugay'ı bir büyükşehir belediye başkanı yapıyor. Peki niye? Neden? Yani, Cemil Tugay çok yetenekli, çok başarılı bir insan olduğu için mi? Hayır. Bunun tek nedeni var; Cemil Tugay, kurultay esnasında İzmir'den Özgür Özel'i destekleyen tek belediye başkanı. Açık açık desteğini ifade eden, Kemal Kılıçdaroğlu'nun karşısında Özgür Özel'i destekleyeceğini söyleyen, Anadolu'da çalışmalar yapan tek belediye başkanı. Dolayısıyla Cemil Tugay'ın büyükşehir belediye başkanı olmasının tek nedeni budur. Başka hiçbir neden aramayacağız, tek nedeni budur. Yani Sayın Kılıçdaroğlu'nun uyarılarına rağmen, "Bunu bir daha yapma." demesine rağmen bırakınız ilçe belediye başkanı yapmayı, onu taltif ederek daha üst bir makama, büyükşehir belediye başkanı makamına layık gören Sayın Özgür Özel'dir ve bunu yapmasının tek nedeni de kendisini desteklemesidir. Şimdi, mesele bu kadar açık ve net. Peki, aday yaparken ne diyor? "Sütte leke var, onda yok." diyor. Ya, bu kadar da kefil oluyor kendisine. Yani, diyor ki "Cemil Tugay'a ben kefilim. Kendisi lekesiz bir insandır. Asla bizi satmaz, asla harama el uzatmaz. Sonuna kadar arkasındayım." Böyle otobüsün üzerinde konuşuyor, "Sonuna kadar arkasındayım. Ben bu belediye başkanıma kefil oluyorum." diyor aslında üstü kapalı biçimde. Peki ne oldu? Şimdi, gelmiş olduğumuz noktada ne diyor Sayın Özgür Özel? Gelmiş olduğumuz noktada diyor ki "Partisini satmayanlar kardeşimdir. Satıp gidenler haindir, hain oğlu haindir." İlk defa Sayın Özgür Özel'e katılıyorum. Hangi cümlesine? Tekrar ediyorum: "Partisini satmayanlar kardeşimdir." Biz de aynısını söylüyoruz. Partisini satmayanlar ve çekip gitmeyenler kardeşimizdir, katılıyoruz Sayın Özgür Özel'e. Dolayısıyla kendi içine bir öz eleştiri yaptığını düşünmek istiyorum burada. "Satıp gidenler haindir, hain oğlu haindir." Evet, aynen katılıyoruz Sayın Özgür Özel. Partisini satıp gidenler haindir, hain oğlu haindir. Dolayısıyla Cemil Tugay meselesi budur, bundan ibarettir. Bütün bunlar kamuoyu önünde gerçekleşmiştir. Hiç kimsenin hiçbir şeyi çarpıtmaya hakkı yoktur. Hiç kimsenin de pişkinlik yapmaya hakkı yoktur. Çıkacaklar, kamuoyunun önünde özür dileyecekler. Nitekim bazı arkadaşların özür dilediklerine ilişkin, "Bazı öz eleştiri yapmamız gerekiyor." dediklerine ilişkin bazı paylaşımları görüyoruz, mutlulukla karşılıyoruz, doğru olan budur, siyasi etik bunu gerektirir. Dolayısıyla kimse kimseyi kandırmasın. Her şey kamuoyu önünde, bu gök kubbenin altında gerçekleşmiştir. Cemil Tugay'a bireysel olarak kefil olanlar, Kemal Kılıçdaroğlu'nun uyarılarını yok sayanlar ve bunlara kefil olan bütün bu arkadaşlarımız çıkacaklar önce İzmir halkından, sonra bütün kamuoyundan, sonra da Kemal Kılıçdaroğlu'ndan özür dileyecekler. Bunu kamuoyu bekliyor. Konuyu hiçbir şekilde çarpıtmaya gerek yok.
ERKEN YEREL SEÇİM ÇAĞRISI: “SİYASİ YAN KESİCİLİĞE KARŞI HODRİ MEYDAN!”
Şimdi, gelmiş olduğumuz yer başka bir yer, sevgili basın mensupları. Yani, 50'ye yakın belediye başkanı Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa edip AKP'ye geçmişse, 300'e yakın belediye meclis üyesi böyle bir tercih yapıyorsa bu işi normalleştiremeyiz. Çok açıktır ki halkın iradesi çarpıtılmıştır, gasp edilmiştir, çalınmıştır. Siyasetin bu duruma el koyması gerekir. Biz buradan Cumhuriyet Halk Partisi olarak "Hodri meydan!" diyoruz. Gelin, halkın iradesi yeniden tecelli etsin diye buyurun erken yerel seçimleri yapalım. Hemen ilk fırsatta. Bunun için anayasa değişikliğinin olması gerektiğinin farkındayız. Gelin, hemen ilgili maddeyi değiştirelim. Hodri meydan! Bütün bu geçen belediyelerin olduğu illerde gerçek iradenin ne olduğunu göreceksiniz. Bir erken yerel seçim yapalım. Çok uzatmaya gerek yok. İradeyi aslına rücu edelim hep beraber. Bunu yapalım. Siyasi yan kesiciliğe, siyasi hırsızlığa hiç gerek yok. Ahlaki meseleleri tartıştığımız kürsüler olmasın bu kürsüler. Halkın iradesi ne yönde tecelli ediyorsa o yönde ilerleyelim. Bizim de çağrımızdır erken yerel seçim çağrısı. Şimdilik sizlerle paylaşacağım konular bunlar. Bunlarla ilgili, bunların dışında, bu kapsam dışında sorusu olan varsa onları da cevaplandırayım. Buyurun.
Soru- Akabinde Sayın Cemil Tugay'ın açıklamasına soru soruldu tabii ki. Orada, hani, başka AK Parti'ye transferi söz konusu olan belediye başkanları var mı diye. Bu da bekleniyor. Bu konuda, hani, "Bizim de kulağımıza gelen şeyler var." tarzında bir açıklama yaptı. Siz de biliyorsunuzdur. AK Parti'ye İzmir'den diğer belediye başkanlarının da geçmesiyle ilgili siz ne düşünüyorsunuz? Böyle size de gelen duyumlar var mı? Ne olacak? Ve İzmir ilk defa, biliyorsunuz, 27 yıl sonra sandık olmadan bir geçiş yaptı. Başka belediye başkanlarının da olduğu konuşuluyor.
Müslim Sarı- Evet, yani, biz de duyuyoruz tabii bunları. Bize bir şey intikal etmiş değil. Bize kamuoyunda sizin konuştuğunuz çerçevede konuştuğumuz bilgiler bize de geliyor. Ya, Cumhuriyet Halk Partisi'nin şu anda İzmir'de dört tane belediye başkanı var. Dolayısıyla biz bu belediye başkanlarımızla ilgili konularla ilgili sorumluyuz. Bizden istifa edip gitmiş olan arkadaşlarımız başka partilerde artık. Yani, onların durumunu diğer o partiyi yöneten arkadaşlarımızla değerlendirmeniz gerekir. Ama ben bir yapısal probleme işaret ediyorum. Yani, sadece CHP'li belediyelerin AKP'ye geçmesi için değil bu. Yeniden Refah'tan seçilmiş, başka partilerden seçilmiş belediye başkanları için de bu söz konusu. Ya da İYİ Parti'den seçilmiş, şimdi yeni partiye geçmiş arkadaşlar için de söz konusu. Dolayısıyla bu artık halkın iradesinin gasp edilmesi olayıdır. Yani, artık bu münferit bir olay olmaktan çıkmıştır. Yani, iki tane belediye başkanının, üç tane belediye başkanının geçişi meselesi değildir artık. Bu bir kampanyaya dönüşmüştür. Arkasında şantaj vardır, arkasında korkutma vardır, arkasında menfaat vardır. Bunların hepsi olabilir. Dolayısıyla bu artık olağanlaşmış bir yönteme dönüşmüştür. Bunu bu şekilde sürdürme şansımız yok. Olamaz. Ya, o zaman seçimlerin ne anlamı var? Ya, hiçbir şekilde seçim yapmayalım o zaman. Halkın iradesi seçimle bir yere doğru tecelli ettiğinde, bir tercih ortaya çıktığında herkesin buna saygı duyması gerekir. Dolayısıyla bu artık sürdürülebilir değildir. Diğer belediye başkanları bakımından da böyle. İzmir tabii bizim için çok sembolik olduğu için, çok önemli olduğu için ve bizim tabanımızda çok ciddi duygusal kırılmalar yaşandığı için o özelde ben bu meseleyi anlattım ama hepsi için aynı şey geçerli.
Soru- Sayın Sarı, bugün İzmir'i Cumhuriyet Halk Partisi'nden AK Parti'ye taşıyan Cemil Tugay mı yoksa bu geçişin zeminini hazırlayan nedenler mevcut mu? Diğer belediye başkanlarının da geçişleri, meclis üyelerinin geçişleri tartışılırken, hatta kulislerde milletvekillerinin de geçişlerinin gerçekleşeceği konuşulurken, bugünkü MYK gündeminizde siyasi partilerimizin etik yasasıyla ilgili yeni bir yol haritanız, yeni bir öneriniz masaya sunuldu mu? Görüşüldü mü? Asıl bu yaşananlardan sonra kamuoyunun merak ettiği, Cumhuriyet Halk Partisi nasıl bir siyasi etik yasa teklifiyle, önerisiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gidecek?
Müslim Sarı- Evet, şimdi, tabii, biliyorsunuz yeni anayasa tartışmaları da yapılıyor Türkiye'de şu anda. Bu yeni anayasayla ilgili bizim ön koşullarımızdan birini Sayın Genel Başkanımız ifade etti. Bu neydi? Önce bir siyasi etik yasası çıkaralım. Yani, siyaseten etik olan kişiler, etik kabul eden, bu yasanın koşullarına, kriterlerine uygun kişiler anayasa yapsın. Dolayısıyla bu kadar önemli bir durum artık giderek çok daha önemli bir hâle gelmeye başladı, siyasal etik. Siyasal etik yasası bizim gündemimizdedir. Parlamentonun gündemine daha önce sunulmuştu, teklif olarak sunulmuştu. Bu yeniden revize edilerek sunulacak. Bununla ilgili, biliyorsunuz, Abant Kampı'nda biz bir sunum da gerçekleştirdik. Çalışmalarımız da devam ediyor. Revize bir taslağı da yeniden parlamentonun gündemine getireceğiz. Şimdi, mesele, hani, tuzun koktuğu yerdeyiz. Ya, olay artık münferit bir olay olmaktan çıktı. Gerçekten etik kuralları Türkiye'nin bir daha hatırlaması gerekir, ahlakla ilgili kuralları bir kez daha hatırlaması gerekir. Dolayısıyla bu hatırlatmayı yapmak istiyoruz. Siyasete giren herkesin ilçeden cumhurbaşkanlığına kadar tabi olacağı kuralları, tabi olacağı etik kuralları, ahlaki kuralları bir kere daha hatırlatmamız gerekiyor. Böyle bir zamandayız. Bu mümkün olursa siyasetten bir temiz eller dönemi başlayabilir.
Soru- Merhabalar. Bugün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü fon soruşturması kapsamında Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin şüpheli sıfatıyla ifade vereceği duyuruldu. Bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Müslim Sarı- Fatma Betül Sayan ve eşi neden tutuklanmıyor? Yani, belediye başkanları tutuklanırken, tutuklu yargılanırken, sorguları tutuklu yapılırken, gözaltına alınırken niçin bu arkadaşlarımıza bu işlem uygulanmıyor? Bence buradan sormak gerekir soruyu. Az önce belirtmek istediğim bir mesele buydu. Şimdi, böyle çok olay olabilir. Bakın, sadece bu hanımefendi ve bu hanımefendinin eşiyle ilgili bir mesele değil. Bu, Iceberg'in su üstündeki kısmı. Şimdi, meselenin çok daha derin ve çok daha boyutlu olduğu bize yansıyan bilgiler arasında. Bu bilgiler teyit edildikçe sizlerle paylaşılacak. Ancak bir iki kişinin sorgulandığı, şüpheli sıfatıyla sorgulandığı, davet edildiği, ifadesine başvurulduğu gibi yumuşak gerekçeler, bu milyarlarca doları bulan maliyeti anlatmaya yetmez. Çifte standardı ortadan kaldırmaya da yetmez.
Son bir soru alalım. Buyurun. İkinci sorunuz.
Soru- Fon soruşturmasıyla ilgili bugün Cevdet Yılmaz'ın açıklaması oldu Sayın Müslim Bey. Tasfiye sürecinde hazineden kaynak kullanılmayacağını açıkladı. Yatırım ödemelerinde de fonların kendi kaynaklarının esas alınacağını belirtti ve finans piyasalarında sistemik bir risk bulunmadığını belirtti. "Çok da hani abartmanıza gerek yok, bir risk yok." dedi. Bir de İzmir özelinde tepkiler ve protestolar da var. Bugün saat 19.00'da Cumhuriyet Meydanı'nda, örneğin, Yeni Parti'nin bir çağrısı oldu ama CHP'lileri de çağırdı. İzmir özelinde bakarsanız, çünkü sembolik bir önemi vardı, biliyorsunuz. Hem erken seçim çağrısında bulundunuz hem İzmir'deki bu yaşanan gelişmeler, CHP ve Yeni Parti'nin tekrar ortak hareket etmesi gibi durumlar da söz konusu olur mu acaba diye merak ediliyor.
Müslim Sarı- Şimdi, birbiriyle ilgili olmayan iki konu. Hangisinden başlayayım diye düşündüm. Bir defa şöyle: Fonların tasfiyesinde kamu kaynağı kullanılmıyor oluşunu biz baştan beri talep ediyoruz. Yani, buradaki yolsuzluk vatandaşın vergileriyle kapatılamaz. Dolayısıyla bu açıklamayı olumlu ama iyi niyetli bir açıklama olarak değerlendiriyorum. Çünkü ben bankacılık sistemindeki tasfiye sürecini çok iyi biliyorum. Karşılığında hazine kâğıtları verilmişti. Yani, her ne kadar Hazine cebinden çıkartıp nakit parayı vermese bile Hazine borçlanmıştı. Orta vadede 20 yıl biz bunları tasfiye ile uğraştık. Bu fondaki krizin boyutu bir defa sistematiktir bu. Kesinlikle sistematik olmadığını söyleyemeyiz. Çünkü yabancı yatırımcılar da buna böyle bakıyor. Bunun aslında sistematik bir bozulma yarattığını piyasalardan net olarak görebiliriz. Bir piyasacı gözüyle baktığım zaman da bunu görüyorum. Bunu küçültmeyelim boş yere. İkincisi, bu fonlardaki miktarlar bu fonun vermiş olduğu zararları karşılamaya yetmeyecek. Bunu bugünden söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu biraz kamuoyunu yatıştırmaya dönük iyi niyetli bir açıklama. Umarım böyle olur ama böyle olmayacağını görüyorum ben bugünden. Dolayısıyla burada tasfiye için ya bir kamu kaynağı ya bir kamu kâğıdı, yani uzun süreli bir taahhüt bu işin içinde olacaktır. Başka türlü bunun tasfiyesi mümkün değildir. Bunu bugünden söyleyebilirim, yani bu doğru değil.
Şimdi, arkadaşlar, bizdeki ayrışma şöyle bir ayrışma: Ben aslında başından beri bunu böyle söyledim. Cumhuriyet Halk Partisi'nden ayrılıp giden, başka bir partide, yeni partide yer alan arkadaşlarımızın hiçbiriyle ideolojik, politik bir ayrımımız yok. Şimdi, arkadaşlarımızın programına bakıyorum, tüzüğüne bakıyorum, siyaset ediş biçimine bakıyorum. Cumhuriyet Halk Partisi'nin altı okundan farklı bir siyasal çizgide değiller. Dolayısıyla ayrılma bir ideolojik ayrılma değil, ayrılma politik bir tavır ayrılığı da değil. Burada çok açık bir parti içi siyasal mücadelenin bizim aslında neden olmadığımız bir sebeple ama bizim zorunlu olarak yönetmemiz gereken bir sürece tepki olarak ve bu tepkinin köpürtülmesiyle ayrılmış arkadaşlarımız var. Giden arkadaşlarımızla bir politik ayrım içinde değiliz. Özellikle tabanlarımız bir. Yani, beş ay öncesine kadar Cumhuriyet Halk Partisi bayrağını sallayan İzmirli teyze... Şimdi, o ne kadar Cumhuriyet Halk Partisi'nin siyasal düşüncesinin dışında pozisyon alabilir ki? Aynı duygular içindeyiz. Yani, Cumhuriyet Halk Partili teyze ile Yeni Parti'ye gitmiş teyze şu anda aynı politik duygu içinde. Kime karşı? Cemil Tugay'ın bu tavrına karşı, AKP'ye karşı. Dolayısıyla tabanlar arasında bir ayrım, bir ayrışma yok. Zaten olmayacak, olmadı. Olmayacak da, bir müddet sonra bunu göreceğiz, Cumhuriyet Halk Partisi tabanı kendi aslına rücu edecek bir müddet sonra. Bu bir siyasal üst yapısal bir tartışma olarak kalacak, bir kadro ayrışması olarak kalacak. Bir müddet sonra o kadrolardan da çözülmeler olacağını düşünüyoruz çok uzun bir vadede değil, kısa bir vadede. Dolayısıyla Cemil Tugay'ın duruşuna ilişkin, siyasal pozisyona ilişkin tabanların duyguları ortaktır. Dolayısıyla ortak eylem de yapabilirler, ayrı ayrı eylem de yapabilirler. Ama duygudaş olduğumuz tabanlardır bunlar. Sadece buradan söylüyorum, Yeni Parti'ye giden üyelerimiz açısından değil, İYİ Partililer açısından, oradaki AKP'ye muhalif kesimler açısından, sivil toplum açısından bunlar ortak duygularımızdır bizim AKP'ye karşı. Bu ortak duygular zaten bizi kısa süre sonra yeniden bir araya getirecek.
Çok teşekkür ederim. Sağ olun.
03.03.2024